Yeni öğretim dönemi ile birlikte
ilköğretimde oldukça büyük bir anlayış değişikliği oldu. Yeni ilköğretim
programının, gerek felsefe ve amaçları, gerek öğrenme-öğretme süreçleri,
gerekse değerlendirme yöntemleri oldukça iddialı değişiklikler öngörmektedir.
Yeni program, eğitimde bugüne kadar yapılan program değişiklikleri
arasında en radikali olmuştur.
Yeni programın dayandığı görüşlerden biri “Öğretme değil, öğrenme
esastır.” Öğrenme-öğretme süreçleri açısından bakıldığında bu düşünce,
belki de eğitimcilerin uyum sağlamakta en fazla zorlanacakları bölümü
oluşturmaktadır. Artık öğretme kavramının öğretmenlere sunduğu o
gösterişli saltanat sona eriyor görünmektedir.
Öğretme kavramı, özü itibariyle öğreteni merkeze koyan, öğrenenle
öğreten arasındaki ilişkinin güç kaynağını öğretmene veren bir içeriğe
sahiptir. Öğrenme kavramı öğretmenden bağımsız olmakla birlikte,
öğretme kavramı öğretenin öğrenenle ilişkisini tanımlamaktadır aslında.
Öğretme kavramından hareketle, geleneksel eğitimde garip bir ilişki
tarzı gelişmiştir. Bu ilişki tarzında, öğrenci öğrenmemek için direnir,
öğrenmekten kaçar, öğretmen ise öğretmek için kahramanca mücadele
eder, öğrenciyi kovalar durur. Öğrenci sürekli motivasyon sorunu
yaşar, öğretmen ise onu motive etmek için bir sürü suni yol bulmaya
çalışır. Öğrenci ders çalışmamak için elinden geleni yapar, öğretmen
ise ders çalıştırmak için çeşitli tehditlere başvurur. Öğrenci derse
girmemek için binbir yol ve mazeret bulmaya çalışır, öğretmen ise
zorla devam etmesini ister. Bu örnekler artırılabilir. Bir anlamda
geleneksel eğitimde süreçler, “kişiye rağmen öğretme” şeklinde sürüp
gitmiştir.
Bu süreç adeta bir gerçeğin tersine çevrilmesidir. Çünkü gerçekte
merak duygusu doğuştandır ve öğrenme “haz veren” bir eylemdir. O
halde olması gereken de, öğrenenin doğal bir öğrenme ihtiyacı içinde
olması ve öğrenmeyi talep etmesidir. Öğrenen öğrenmek için mücadele
ediyor olmalıdır. Peki gerçeklik bu ise, geleneksel eğitimde olup
bitenlerin nedeni nedir? Merak duygusu nereye kaybolmuştur, öğrenmeden
duyulacak haz neden ızdıraba dönüşmüştür? Bu kaosun sorumlusu önemli
ölçüde “öğretme” kavramında gizli görünmektedir.
Öğretmenler, öğretme gücünü, öğrenciyle ilişkilerinde kendileri
için patolojik bir hazza dönüştürmüştür. Bunun örneklerini öğretmenler
odasında geçen konuşmalarda bulmak mümkündür. “Öğrenciye ağzının
payını bir verdim, oturdu aşağıya.”, “Öyle bir bağırdım ki, sesini
hemen kesti.”, “Ödevini yapmamıştı, ben de ceza olarak iki katı
ödev verdim.”, “Şimdiki öğrencilerde en ufak bir saygı kalmamış.
Biz öğretmenimizi görünce kaçacak delik arardık. Bu öğrenciler ise
beni görüyor da hiç yerinden bile kıpırdamıyor.” Bu ifadelerin sahibi
için öğrenci, “birey” olmaktan çok “bir şey”dir. Bu küçük varlık,
kendisi gibi yüce bir varlığı görünce iki büklüm olmalı, saygıyla
önünde eğilmelidir. Saygın olan odur, üstün olan odur, büyük olan
odur.
Öğreten ile öğrenen arasındaki bu ilişki türü, öğretenin öğreneni
kullanarak egosunu tatmin etmesine hizmet etmektedir. Bu tarz ifadelerin
altında, öğretenin ego sorunları yatmaktadır. Öyle ki, aslında öğreten
kimliği, bir anlamda narsistik kişiliğin etiketi haline dönüşmüştür.
Oysa öğretmenden beklenen, öğrencinin egosunu ezmek ve yenmek değil,
gelişimine katkıda bulunmaktır. Oysa, öğretme sürecinde öğretmenler,
kendi egolarındaki zayıflıkların dolgu malzemesi olarak öğrenciyi
kullanabilmektedirler.
Öğrenciye hakaret etme, ağır konuşma, sürekli öfke tepkileri verme,
nutuk çekme, sık sık kendinden örnekler verme, öğrencinin en küçük
olumsuz davranışına abartılı şekilde sert davranma, belirli öğrencileri
takıntı haline getirme, olumsuz duygularını kontrol edememe vb.
davranışlarla sıklıkla karşılaşılmaktadır. Bu tür davranışların
yapılma sıklığı, öğretmenin kişilik yapısı ve ruhsal durumu ile
ilgili ipuçları verir. Davranışların yapılma sıklığı arttıkça, o
öğretmenin öğrenci ile değil, kendi ile kavgalı olduğu ve ruhsal
dünyasındaki kaosu öğrencilere yansıttığı söylenebilir. Ortaya konan
davranışlarla ilgili haklılığını ispatlamak için de, okuldaki herkese
öğrencilerle yaşadığı süreçleri anlatır ve öğrencilerin çok saygısız
olduğu konusunda herkesi inandırmaya çalışır. Aslına bakılırsa,
onun için ilişkilerde sorunun olup olmaması çok önemli değildir;
ne yapar eder herhangi sorunun üretilmesine zemin hazırlar. Zaten
sorunun sorumlusu da baştan bellidir, öğrenci.
Öğretmenlik profesyonel bir meslektir. Bu açıdan bakıldığında, öğretmenin
yapması ve yapmaması gerekenler “profesyonel” olmanın içinde saklıdır.
Bir profesyonel, ilişkilerini doğal olarak kaliteli bir çerçeveye
oturtmak ve profesyonelce davranmak zorundadır. Öğrenci ile yaşanan
sorunlar, öğretmenin profesyonelliğini konuşturduğu anlar olmalıdır.
Bir öğretmen, öğrenciye yönelik davranışlarında doğru mu yanlış
mı yaptığını ayırt etmek istiyorsa, kendisine şu soruyu sormalıdır:
“Ben bu davranışımla karşımdaki öğrencinin gelişimine ne kattım?
Benim davranışımın eğitimsel değeri nedir?” Bu sorunun cevabını
dürüstçe verebilen öğretmenler kendi durumlarını daha sağlıklı bir
şekilde değerlendirebilirler. Kaldı ki, iyi öğretmen, öğrencinin
her şeyi çok doğru yaptığı yerde doğru davranan değil, öğrencinin
yanlış yaptığı yerde de doğru davranabilendir.
Tüm iletişim formları için geçerli olan bir ifade son derece yerinde
görünmektedir. Bu ifadede, “İlişkilerde sert mi yumuşak mı olmak
gerekir?” gibi bir soru ya da sorun sahte olarak nitelendirilmektedir.
Ne sert ne de yumuşak olmak bir cevap değildir. Bu anlamda sert
öğretmen ya da yumuşak öğretmen, ideal öğretmen olarak düşünülemez.
Önemli olan ilişkileri, belirli bir bakış açısına oturtarak, yetişkin
tavrıyla sürdürmektir. Bir başka açıdan bakılırsa, öğretmen-öğrenci
ilişkilerinde, ilişkideki tonu, rengi, şiddeti, çeşitliliği sağlama
gücü, bilgisi ve birikimi öğrencide değil, öğretmendedir. Bu nedenle,
ilişki kalitesinin sorumluluğu da öğrenciye değil, öğretmene aittir.
Bilindiği gibi, bu sene yeni ilköğretim programı uygulanmaktadır.
Bu program, öğretmen-öğrenci ilişkilerine de yeni boyutlar getirmektedir.
Yeni programın felsefesini ve bakış açısını anlamayan öğretmenler,
öğrencilerle ilişkilerine de yeni boyutlar katamayacaklardır. Açık
olan şudur ki, geleneksel öğretmen davranışları, yeni programın
mantığı ile örtüşmemektedir. Eski programdaki öğretme ve öğretmen
odaklı yaklaşımlar tamamen değişmiş; yerini öğrenme ve öğrenen odaklı
bir yaklaşım almıştır.
Yeni ilköğretim programı, öğretme kavramını büyük ölçüde reddetmektedir.
Bu geleneksel eğitim anlayışıyla yetişmiş kişiler için öylesine
önemli bir değişikliktir ki, adeta bir çok öğretmen için varlık
nedeni ortadan kalkmış gibidir. Bu yeni anlayış çerçevesinde her
öğretmenin uyum sağlaması ve başarılı olması mümkün değildir. Bunu
beklemek büyük ölçüde haksızlık olur.
Sonuç olarak, öğretme sarhoşluğuna ve büyüsüne kendisini kaptırarak
sürekli konuşan, sürekli anlatan, sürekli bağırıp çağıran, güç gösterisi
yapan öğretmenlerin, yeni programla birlikte işleri zor görünmektedir.
Yeni program bu öğretmenlerin kendilerini gözden geçirmelerini gerektirmektedir.
Bu gözden geçirmelerin olabildiğince dürüstçe olması gerekmektedir.
Kendisine karşı dürüst olmayanın öğrencisine karşı dürüst olması
da beklenemez. Bugün artık, öğretme gücünü kişisel egosuna hizmet
ettirmek amacıyla kullanmak değil, öğrenme gücünü minik egoları
olgunlaştırmak amacıyla hizmet etmek esastır.
Yeni programın ülkemizin geleceği için bir ümit olması dileğiyle…
Oktay Aydın
oktayaydn@hotmail.com
|