<%@LANGUAGE="JAVASCRIPT" CODEPAGE="1254"%> Mavi Kelebek Anaokulu

Bize Ulayyn | Ana Sayfa |E-mail

Vatan Caddesi No: 24
Ataşehir - İstanbul
www.mavikelebek.net
bilgi@mavikelebek.net

 

Ego Tatmini: Öğretme

 

Yeni öğretim dönemi ile birlikte ilköğretimde oldukça büyük bir anlayış değişikliği oldu. Yeni ilköğretim programının, gerek felsefe ve amaçları, gerek öğrenme-öğretme süreçleri, gerekse değerlendirme yöntemleri oldukça iddialı değişiklikler öngörmektedir. Yeni program, eğitimde bugüne kadar yapılan program değişiklikleri arasında en radikali olmuştur.
Yeni programın dayandığı görüşlerden biri “Öğretme değil, öğrenme esastır.” Öğrenme-öğretme süreçleri açısından bakıldığında bu düşünce, belki de eğitimcilerin uyum sağlamakta en fazla zorlanacakları bölümü oluşturmaktadır. Artık öğretme kavramının öğretmenlere sunduğu o gösterişli saltanat sona eriyor görünmektedir.
Öğretme kavramı, özü itibariyle öğreteni merkeze koyan, öğrenenle öğreten arasındaki ilişkinin güç kaynağını öğretmene veren bir içeriğe sahiptir. Öğrenme kavramı öğretmenden bağımsız olmakla birlikte, öğretme kavramı öğretenin öğrenenle ilişkisini tanımlamaktadır aslında.
Öğretme kavramından hareketle, geleneksel eğitimde garip bir ilişki tarzı gelişmiştir. Bu ilişki tarzında, öğrenci öğrenmemek için direnir, öğrenmekten kaçar, öğretmen ise öğretmek için kahramanca mücadele eder, öğrenciyi kovalar durur. Öğrenci sürekli motivasyon sorunu yaşar, öğretmen ise onu motive etmek için bir sürü suni yol bulmaya çalışır. Öğrenci ders çalışmamak için elinden geleni yapar, öğretmen ise ders çalıştırmak için çeşitli tehditlere başvurur. Öğrenci derse girmemek için binbir yol ve mazeret bulmaya çalışır, öğretmen ise zorla devam etmesini ister. Bu örnekler artırılabilir. Bir anlamda geleneksel eğitimde süreçler, “kişiye rağmen öğretme” şeklinde sürüp gitmiştir.
Bu süreç adeta bir gerçeğin tersine çevrilmesidir. Çünkü gerçekte merak duygusu doğuştandır ve öğrenme “haz veren” bir eylemdir. O halde olması gereken de, öğrenenin doğal bir öğrenme ihtiyacı içinde olması ve öğrenmeyi talep etmesidir. Öğrenen öğrenmek için mücadele ediyor olmalıdır. Peki gerçeklik bu ise, geleneksel eğitimde olup bitenlerin nedeni nedir? Merak duygusu nereye kaybolmuştur, öğrenmeden duyulacak haz neden ızdıraba dönüşmüştür? Bu kaosun sorumlusu önemli ölçüde “öğretme” kavramında gizli görünmektedir.
Öğretmenler, öğretme gücünü, öğrenciyle ilişkilerinde kendileri için patolojik bir hazza dönüştürmüştür. Bunun örneklerini öğretmenler odasında geçen konuşmalarda bulmak mümkündür. “Öğrenciye ağzının payını bir verdim, oturdu aşağıya.”, “Öyle bir bağırdım ki, sesini hemen kesti.”, “Ödevini yapmamıştı, ben de ceza olarak iki katı ödev verdim.”, “Şimdiki öğrencilerde en ufak bir saygı kalmamış. Biz öğretmenimizi görünce kaçacak delik arardık. Bu öğrenciler ise beni görüyor da hiç yerinden bile kıpırdamıyor.” Bu ifadelerin sahibi için öğrenci, “birey” olmaktan çok “bir şey”dir. Bu küçük varlık, kendisi gibi yüce bir varlığı görünce iki büklüm olmalı, saygıyla önünde eğilmelidir. Saygın olan odur, üstün olan odur, büyük olan odur.
Öğreten ile öğrenen arasındaki bu ilişki türü, öğretenin öğreneni kullanarak egosunu tatmin etmesine hizmet etmektedir. Bu tarz ifadelerin altında, öğretenin ego sorunları yatmaktadır. Öyle ki, aslında öğreten kimliği, bir anlamda narsistik kişiliğin etiketi haline dönüşmüştür. Oysa öğretmenden beklenen, öğrencinin egosunu ezmek ve yenmek değil, gelişimine katkıda bulunmaktır. Oysa, öğretme sürecinde öğretmenler, kendi egolarındaki zayıflıkların dolgu malzemesi olarak öğrenciyi kullanabilmektedirler.
Öğrenciye hakaret etme, ağır konuşma, sürekli öfke tepkileri verme, nutuk çekme, sık sık kendinden örnekler verme, öğrencinin en küçük olumsuz davranışına abartılı şekilde sert davranma, belirli öğrencileri takıntı haline getirme, olumsuz duygularını kontrol edememe vb. davranışlarla sıklıkla karşılaşılmaktadır. Bu tür davranışların yapılma sıklığı, öğretmenin kişilik yapısı ve ruhsal durumu ile ilgili ipuçları verir. Davranışların yapılma sıklığı arttıkça, o öğretmenin öğrenci ile değil, kendi ile kavgalı olduğu ve ruhsal dünyasındaki kaosu öğrencilere yansıttığı söylenebilir. Ortaya konan davranışlarla ilgili haklılığını ispatlamak için de, okuldaki herkese öğrencilerle yaşadığı süreçleri anlatır ve öğrencilerin çok saygısız olduğu konusunda herkesi inandırmaya çalışır. Aslına bakılırsa, onun için ilişkilerde sorunun olup olmaması çok önemli değildir; ne yapar eder herhangi sorunun üretilmesine zemin hazırlar. Zaten sorunun sorumlusu da baştan bellidir, öğrenci.
Öğretmenlik profesyonel bir meslektir. Bu açıdan bakıldığında, öğretmenin yapması ve yapmaması gerekenler “profesyonel” olmanın içinde saklıdır. Bir profesyonel, ilişkilerini doğal olarak kaliteli bir çerçeveye oturtmak ve profesyonelce davranmak zorundadır. Öğrenci ile yaşanan sorunlar, öğretmenin profesyonelliğini konuşturduğu anlar olmalıdır.
Bir öğretmen, öğrenciye yönelik davranışlarında doğru mu yanlış mı yaptığını ayırt etmek istiyorsa, kendisine şu soruyu sormalıdır: “Ben bu davranışımla karşımdaki öğrencinin gelişimine ne kattım? Benim davranışımın eğitimsel değeri nedir?” Bu sorunun cevabını dürüstçe verebilen öğretmenler kendi durumlarını daha sağlıklı bir şekilde değerlendirebilirler. Kaldı ki, iyi öğretmen, öğrencinin her şeyi çok doğru yaptığı yerde doğru davranan değil, öğrencinin yanlış yaptığı yerde de doğru davranabilendir.
Tüm iletişim formları için geçerli olan bir ifade son derece yerinde görünmektedir. Bu ifadede, “İlişkilerde sert mi yumuşak mı olmak gerekir?” gibi bir soru ya da sorun sahte olarak nitelendirilmektedir. Ne sert ne de yumuşak olmak bir cevap değildir. Bu anlamda sert öğretmen ya da yumuşak öğretmen, ideal öğretmen olarak düşünülemez. Önemli olan ilişkileri, belirli bir bakış açısına oturtarak, yetişkin tavrıyla sürdürmektir. Bir başka açıdan bakılırsa, öğretmen-öğrenci ilişkilerinde, ilişkideki tonu, rengi, şiddeti, çeşitliliği sağlama gücü, bilgisi ve birikimi öğrencide değil, öğretmendedir. Bu nedenle, ilişki kalitesinin sorumluluğu da öğrenciye değil, öğretmene aittir.
Bilindiği gibi, bu sene yeni ilköğretim programı uygulanmaktadır. Bu program, öğretmen-öğrenci ilişkilerine de yeni boyutlar getirmektedir. Yeni programın felsefesini ve bakış açısını anlamayan öğretmenler, öğrencilerle ilişkilerine de yeni boyutlar katamayacaklardır. Açık olan şudur ki, geleneksel öğretmen davranışları, yeni programın mantığı ile örtüşmemektedir. Eski programdaki öğretme ve öğretmen odaklı yaklaşımlar tamamen değişmiş; yerini öğrenme ve öğrenen odaklı bir yaklaşım almıştır.
Yeni ilköğretim programı, öğretme kavramını büyük ölçüde reddetmektedir. Bu geleneksel eğitim anlayışıyla yetişmiş kişiler için öylesine önemli bir değişikliktir ki, adeta bir çok öğretmen için varlık nedeni ortadan kalkmış gibidir. Bu yeni anlayış çerçevesinde her öğretmenin uyum sağlaması ve başarılı olması mümkün değildir. Bunu beklemek büyük ölçüde haksızlık olur.
Sonuç olarak, öğretme sarhoşluğuna ve büyüsüne kendisini kaptırarak sürekli konuşan, sürekli anlatan, sürekli bağırıp çağıran, güç gösterisi yapan öğretmenlerin, yeni programla birlikte işleri zor görünmektedir. Yeni program bu öğretmenlerin kendilerini gözden geçirmelerini gerektirmektedir. Bu gözden geçirmelerin olabildiğince dürüstçe olması gerekmektedir. Kendisine karşı dürüst olmayanın öğrencisine karşı dürüst olması da beklenemez. Bugün artık, öğretme gücünü kişisel egosuna hizmet ettirmek amacıyla kullanmak değil, öğrenme gücünü minik egoları olgunlaştırmak amacıyla hizmet etmek esastır.
Yeni programın ülkemizin geleceği için bir ümit olması dileğiyle…
Oktay Aydın
oktayaydn@hotmail.com

 

Mavi Kelebek Anaokulu - Vatan Caddesi No:24, Ataşehir İstanbul
Tel: 0216 456 49 59 e-mail: bilgi@mavikelebek.net